merhaba

18/6/2006

resulullahın [s.a.v] kabri şerifleri

14/6/2006

Varlığında En Ucuz, Yokluğunda En Aziz Olan Şey

 

 

 

Âyet-i Kerîme meâli:

«(Habîbim) de ki: Suyunuz yerin dibine savulup giderse, söyleyin bakalım, size kim bir akarsu getirebilir?» (Sûre-i Mülk, 30)

 

„Burada bütün nîmetlerin arasından "su" zikredildi. Çünkü susuz hayat olmaz. Onun yokluğu çok ağırdır. Eşya içinde "ehven-i mevcûd, eazz-i mefkûd" (varlığında en ucuz, yokluğunda en azîz) kabul edilir.

Bu dünyanın en büyük nîmeti "su"dur. Hazret-i Mevlâ onun içine, "el-Hayy" ism-i şerîfinin esrârını koymuştur...

Fahr-i Kâinât Efendimiz'in şefâat-ı uzmâları olduğundan, beşeriyyet ne kadar isyân ve tuğyâna gitse de, Hazret-i Mevlâ suya yok olması için emir vermiyor. Müptelâ olduğumuz bütün darlık ve yoklukların hepsi hidâyete dâvet ve îkaz içindir.

Bazı insanlar utanmadan pahalılıktan ve buhrandan bahsederler. Halbuki bugün zamanımızda en pahalı ve en buhranlı metâ' din olmuştur. Buna varıp parmağını basan yok. İtaatullahtan mahrum olan milletler ve memleketler, maddeten ne kadar bolluk içinde olsalar da, yine darlıktadırlar. Çokluk para ile olmaz. Berekât-ı ilâhiyye lâzımdır."

 

[alıntıdır]

14/6/2006

Hüda’nın gözyaşları, mutlu çoğunluğun umurunda mı?

 
Hüda kim, mutlu çoğunluk ne?
Hüda, bir kız çocuğu. Bu çocuk, geçen hafta sonunda ailesinden 7 kişiyi aynı ânda kaybetti? Zelzelede mi, trafik kazsında mı, yangında mı? Hayır, İsrail askerlerinin füze taarruzuyla.
Hüda, Filistinli bir ailenin kızı.
Filistinli aile, geçtiğimiz hafta sonu deniz kıyısında piknik yapıyordu. Anne-baba, çocuklar, kum, güneş, deniz, temiz hava ve birlikte olmanın huzuru. Bu huzur içinde bir şeyler yiyip içiyorlardı. Neş’eliydiler, küçük şakalaşmalar yaşıyorlardı. İşte tam o sırada bu güzel tabloyu kıskandılar, onlara bir küçücük huzur ânını çok gördüler.
Bir İsrail füzesi, Hüda’nın ailesinden yedi kişiyi Hüda’nın gözleri önünde havalara savurdu.
Hüda, bir ânda çöken göklerin altında kaldı. 10’lu yaşlarındaki bir çocuk böylesine bir dehşet tablosuna nasıl dayanabilir, nasıl dayansın, nasıl dayandı?
Önünüzde bir kedi araba altında ezilse o gün perişan olursunuz.
Bir çocuksa...suçu yalnızca Filistinli olmak olan bir çocuksa bir ânda bütün ailesini kaybediyor. Ailesinden 7 kişi birden kendi önünde paramparça oluyor. Neş’e bir ânda felakete dönüyor. Şimdi o çocuk, gözyaşlarıyla, acılarıyla felaketiyle baş başa...
Mutlu çoğunluksa kendi tasasız dünyasında. Yüz binler statlarda, milyonlar evlerde, barlarda, meyhanelerde çerez kadeh ve her figürleri ayrı sayıklanan yeni “Olimpos tanrıları”, futbolcular, onların attığı veya atamadığı gollerle ayağa fırlamaktalar. Günler, haftalar bir tekme ve bir meşin topu konuşmakta.
Kimin umurunda Hüdacığın gözyaşları, dramı, felaketi?
Bir tarafta mazlum milletler.
Bir tarafta mutlu çoğunluk.
Sadece ülkelerde değil dünyada da orta sınıf çöküyor. Kolalı nesiller, fast-food nesilleri, modern tapınaklar, “olimpos tanrıları” ve atılan goller...
Bir tarafta hançeresini yırtarcasına “anne, baba, abla!!! diye bağıran” Hüda’lar, bir tarafta hançeresini yırtarcasına “goool, gool!” diye bağıran mutlu çoğunluk.
İsrail gazeteleri kadar olsun duyarlı olamaz mısınız?
Nerde sokak köpekleri için belediye basan Türk kadınları?
Ey kimsesizlerin kimsesi...
Ümitler her zaman ve elbette sende.
Hüda, Farsça’da senin adın...
Senin adını taşıyan Hüda’yı, Hüda’ları yalnız koma
.
 
Alıntıdır.
türkiye gazetesi-RAHİM ER
 
 
 
 
 

12/6/2006

FELSEFE

 

Birgün Muhiddin-i Arabi hazretleri oturmuş yarenleriyle sohbet ediyordu. Sohbet iyice koyulaştı ve evliyanın kerameti - enbiyanın mu'cizatı meselelerine geldi. Mecliste bir de mütefekkirlik taslayan feylesof vardı. Bu felsefeci kerameti ve mucizeyi inkar ediyordu. Hatta bir ara:

— Avamdan olan insanlar Hazreti İbrahim'i ateşin yakmadığına inanırlar. Bu olamaz. Çünkü ateşte yakma hassası vardır; mutlaka yakar. Halbuki İbrahim Aleyhisselamm hadisesini tevil etmek lazım. O kadar ateş yanar da bir insanı yakmaz mı? Bu şu demektir; İbrahim Aleyhisselam Allah'ın inayetiyle Nemrud'a galip geldi ve Nemrud'un gazabından kurtuldu, demektir. Kur'andaki ayetleri böylece te'vil etmek lazımdır, dedi.

Şeyh-ul Ekber Muhiddin-i Arabi Hazretleri feylosofun konuşmalarını dinledikten sonra şöyle söyledi:

— Siz ateşin yakmayacağını kabul etmiyorsunuz. Bizim maksadımız keramet göstermek değil ama, sizin bu husustaki inkarınızı kaldırmak isterseniz ben Hak Teâlâ'nın Kur'an-ı Kerim'de «Biz İbrahim'e ateşin yakmamasını emrettik ve O'na selam ettik» buyurmasının tevil götürmez doğruluğunu isbat edeyim, dedi ve içi ateş koruyla dolu mangalı tuttuğu gibi feylasofun eteğine boşalttı. Feylasof korkusundan sap - sarı kesilmişti. Muhiddin Arabi Hazretleri ise dileriyle feylasofun kucağındaki ateşi karıştırıyor ateşin bir feylâsofu bile Allah'ın izniyle yakmadığını isbat ediyordu. Bir müddet sonra ateşi tekrar mangala boşalttı ve feylasof'a:

— Elini ateşe yaklaştır, dedi.

Feylasof elini ateşe yaklaştırdı ki, ateş eskisi gibi yakıcılığını muhafaza ediyor.

Şeyh-ül Ekber feylasof a şöyle dedi:

— Ateşin yakıp yakmaması Allah'ın emriyledir. Allah (C.C.) dilerse ateş yakar dilerse yakmaz.

Bu hadise karşısında itiraz edecek bir mahal bulamayan feylâzöf hakikati kabul edip iman tazeleyerek müslüman oldu.

* * *

 

12/6/2006

SİNEĞİN RIZKI

 

Birgün hadimlerinden müezzin Yakup, Hazreti Şeyh Ahmed Rufai'nin elini uzatıp öylece tuttuğunu gördü. Elini niçin uzattığını bilmediği için Yakup, koşarak geldi ve şeyhinin elini büyük bir şevkle öptü. Ahmed Rufai Hazretleri elini öpen zata şöyle söyledi:

— Evladım, bîçare hayvanı niçin rahatsız ettin, elimin üstünde bir sinek vardı ve rızkını elimi yiyerek temin ediyordu. Sen bu halinle o sineğin rızkına mani oldun.

* * *

12/6/2006

PEYGAMBERİN KARDEŞLERİ

 

Ebû Hüreyre radıyallahü anh şöyle anlatıyor:

Peygamber aleyhisselâm kabristana gelip buyurdu:

— Selâm sizlere ey müminler topluluğunun diyarı! Ve biz de,,—Allah dilerse— muhakkak size ulaşacağız. Kardeşlerimizi görmeyi arzu ediyorum.

— Ey Allah'ın Resulü, biz senin kardeşlerin değil miyiz? dediler. Peygamber aleyhisselâm:

— Siz arkadaşlarımsınız. Kardeşlerimiz ise, henüz gelmemiş olanlardır.

Bunun üzerine:

— Ey Allah'ın Resulü, ümmetinden henüz gelmemiş olan kimseyi nasıl bilir ve tanırsın? diye sordular. Peygamber aleyhisselâm:

— Bilmiyor musun ki, siyah atlar arasında yüzleri ve ayakları beyaz olan bir atın sahibi kendi atını bilmez, tanımaz mı? buyurdu.

— Evet, Allah'ın Resulü tanır, dediler. Peygamber aleyhisselâm:

— Çünkü onlar abdest sebebiyle yüzleri, el ve ayakları bembeyaz, parlak olarak gelirler. Ve ben de onları Havzın kenarında beklerim. Dikkat! Bazı kimseler benim Havzıma yaklaştırılmayacaktır. Haydi geliniz! diye çağıracağım. >

— Onlar senden sonra değiştirdiler, denilecektir.

Ben de:

— Yazık onlara! diyeceğim.

(Müslim, Neseî)

* * *

 

12/6/2006

İSLAM VE ÎMAN

 

Hazreti Ömer bin Hattâb radıyallahü anh anlatıyor: Bir gün biz, Peygamber aleyhisselâmın yanında iken birden, elbisesi bembeyaz sakalının kılları ile saçları kapkara, üzerinde yolculuk eseri görünmeyen, hiçbirimizin tanımadığı bir adam geliverdi. Peygamber aleyhisselâmın tâ yanına oturdu. Diz kapaklarını O'nun diz kapaklarına dayadı. Ellerini dizlerine koydu Ve:

— Ey Muhammed, bana islâm'dan haber ver? dedi. Allah'ın Peygamberi:

— islâm, Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed aleyhisselâmın Allah'ın Resulü olduğuna şehâdet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan ayında oruç tutman, yol bakımından gücün yettiği takdirde hacc etmenden ibarettir, buyurdu.

Adam:

— Doğru söyledin, dedi.

(Hazreti Ömer) Biz buna hayret ettik. Hem soruyor, hem de Hazreti Peygamberi tasdik ediyor.

Adam devam ederek:

— Bana îman nedir? anlat, dedi. Allah'ın Peygamberi:

— iman, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe ve bir de hayır ile şer (herşey) in Allah'ın takdiri ile olduğuna inanmandan ibarettir, diye cevap verdi.

Adam:

— Doğru söyledin, dedi ve:

— İhsan nedir? diye sordu.

Allah'ın Peygamberi: .

— İhsan, Allah'ı görür gibi kendisine ibadet etmendir. Çünkü sen O'nu görmesen de, O seni görür, buyurdu. Adam:

— Bana kıyametin zamanından haber ver? dedi. Peygamber aleyhisselâm:

— Bu meselede kendisine sorulan kişi, sorandan daha bilgili değildir, dedi. Adam son olarak:

— O'nun (kıyametin) alâmetlerinden bana haber ver, dedi. Peygamber aleyhisselâm:

— Cariyenin efendisini doğurması; yalın ayaklıları, çıplakları, fakirleri ve koyun çobanlarını yapılarının yüksekliği ile övünür ve yarış eder oldukları halde görmendir, buyurdu.

(Hazreti Ömer) Sonra bu adam gitti ve ben, bir süre Peygamber aleyhisselâmın huzurundan ayrıldım; sonra kendisine vardığımda; Peygamber aleyhisselâm:

— Ey Ömer, soranın kim olduğunu biliyor musun? diye sordu.

— Allah ve Resulü en iyi bilir, dedim. Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm:

— O, Cebrail'dir; dininizi öğretmek üzere size geldi, buyurdu.

(Buharî, Müslim, Ebû Davud, Tirmizî, Neseî)

* * *

 

10/6/2006

HAZRETİ PEYGAMBERİMİZİN RÜYASI

 

Hazreti Peygamberimiz s.a.s. Efendimiz bir sohbetinde eshab-ı kirama bir rüyasını şöyle anlattılar:

Dün gece rüyamda, yanıma iki kişi geldi. Ben kim olduklarını sordum. Söylemediler... Bana:

— Yürü, beraber gidelim, dediler. Beraber yürümeye başladık. Biraz ileride, arkasını yaslanmış bir adam gördüm. Onun başının ucunda başka bir adam, ona taş taşıyor ve taşıdığı taşlarla adamın başını eziyordu. Adam başka taş almaya gidince başı ezilenin başı eski haline geliyor, o adam yine getirdiği taşlarla adamın başını eziyor ve bu hal böyle devam edip gidiyordu.

Ben yanımdakilere:

— Allah, Allah! Bu ne haldir? diye sordum. Bana sen yürü, yürü dediler...

Yürümeye devam ettik. Adamın biri sırtüstü yatıyor, diğer bir adam da, elinde demirden kanca olduğu halde yatan adamın yüzünün bir tarafını parçalıyor, öbür tarafına geçiyor, öbür yüzünü yarıncaya kadar parçalanan yüzü iyileşiyor, tekrar dönüp aynı işkenceyi sürdürüyordu.

Ben yine:

— Sübhanallah! Bunlara ne oluyor böyle, dedim. Bana yine:

— Sen yürü, yürü! dediler. Devam ettik. Biraz ileride fırına benzer bir yer gördüm... İçinde insanlar, altlarından alev geldikçe öyle feryat ediyorlar ki, dünyada onların sesini duyan her canlı ölürdü.

B'en: — Bunların suçu nedir? dedim. Yanımdakiler bana sen yürü, yürü dediler. Yürüdük... Suyu kan renginde bir nehir... İçinde bir adam yüzüyor, yüzüyor, ırmağın kenarına geliyor. Kenarda yanında birçok taş toplanmış bir adam... Yüzen adamın ağzına bu- taşı koyuyor. Adam gidiyor, o taşı yutuyor ve yüzerek geri geliyor. Bu şekil azap devam edip gidiyor.

Ben:

— Bu nasıl şeydir? dedim. Bana sen yürü, yürü dediler. Yürüdük... İlerde çirkin bir adam... Bir ateş yakmış, yaktığı ateşin etrafında durmadan dolaşıyor, hayret etmiştim bu adamın haline.

— Bu ne yapıyor böyle? dedim. Bana:

— Sen yürü, dediler.

Bir müddet daha gittik, içinde çeşitli çiçeklerin bulunduğu bir bahçe gördüm, içinde uzun mu uzun boylu bir adam, öyle ki boyunun uzunluğu göklere doğru yükselmişti. Adamın etrafında ise toplu halde kalabalık çocuklar vardı.

— Böyle uzun-boylu bir adam ve bu kadar çok çocuk görmemiştim. Bu adam kim ve yanındaki çocuklar kimlerdir? diye sordum.

Bana yine:

— Sen yürü, yürü, dediler.

Yürümeye devam ediyorduk. Büyük bir ormana vardık. O kadar büyük orman daha görmemiştim.

Yanımdakiler:

—Buraya gir, dediler.

Beraber girdik. Biraz ilerde altın - gümüşten yapılmış muazzam bir şehir göründü. Şehrin kapısını vurdular. Kapı açıldı, içeri girdik, içerde bizi bir takım insanlar karşıladı. Vücutlarının bir yüzü gayet güzel, bir yüzü ise çok çirkindi. Yanımdakiler onlara, oradan akmakta olan nehri göstererek:

— Şu nehre girin, dediler.

Onlar nehre girdiler geri çıktılar. Vücutlarındaki o çirkinlikten hiç eser kalmamıştı...

Yanımdakiler bana:

— Burası Adn Cennetidir... Senin yerin burasıdır, dediler. Başımı kaldırıp baktığımda çok güzel bir köşk gördüm. Onlara, beni bırakın da yerime gireyim dedim... Kabul etmeyip şimdi olmaz, ileride geleceksin, dediler. Ben onlara kim olduklarını sordum. Allah tarafından gönderilmiş melekler olduklarını söylediler. Bu gördüklerimiz acaip şeylerin ne olduğunu sordum. Şöyle anlattılar:

Birincisi, kafası taşla ezilen adam; Kur'an öğrenip onunla amel etmeyen ve uykuyu farz namaza tercih eden kimsedir. Yarın kıyamette böyle azap görecek. İkincisi, kânca ile yüzü parçalanan kimse ise; yalan söyleyerek, halkı biribirine düşüren kimsedir, öyle azap görecek... Üçüncüsü, yani fırında azap görenler, zina eden erkek ve kadınlardır... Dördüncüsü, yani kan renginde ırmakta yüzen ise; faiz yiyendir... Ateşin etrafında dolaşan beşincisi ise Cehennem zebanisi Mâlik'tir... Altıncısı, bahçedeki uzun boylu adam, ibrahim aleyhisselam... Etrafındaki çocuklar da İslûm olarak doğan ve İslâm olarak ölen çocuklardır... Peygamberimiz buraya gelince, Eshab:

— Ya Rasûlallah müşriklerin çocukları da dahil mi? diye sordular.

Peygamber Efendimiz:

— Evet! buyurdu.

Vücutlarının yarı yeri çirkin yarısı güzel kimseler ise, hem günah işleyip hem de iyilik eden, fakat iyilikleri kötülüklerine galebe çalan kimselerdir, diye anlattılar, buyurdu.

* * *

 

10/6/2006

ALLAH'IN EVİ CAMİ DEĞİL, KALBDİR

 

Osmanlı Sultanlarından Yıldırım Beyazıd, Osmanlı imparatorluğunun merkezi olan Bursa'da bir cami yaptırmıştı. Caminin inşaatı tamamlandıktan sonra o zamanın mânevi büyüklerinden Emir Sultan Hazretlerini de yanına alarak camiyi gezdi. Caminin yapılışını kendisi beğenen Yıldırım, yanında bulunan Emir Sultan Hazretlerine:

— Nasıl cami güzel olmuş mu, beğendin mi? diye sordu. Bazı rivayetlere göre içki içtiği bildirilen Yıldırım'a Emir Sultan Hazretleri:

— Sultanım, cami çok güzel olmuş. Lâkin bir eksikliği var.. O da bir köşesine bir meyhane yaptırmayı unutmuşsunuz, dedi. Padişah Yıldırım, bu sözlere sinirlenmişti. Hiddetle.:

— Ne demek! Hiç Allah'ın evinde meyhane olur mu? diye gürledi.

Çünkü Yıldırım Beyazıd, kendisinin içki içtiğini kimsenin bilmediğini sanıyordu... Mânevi Sultanların her şeyden haberdar olacağını hiç düşünmemişti.

Emir Sultan Hazretleri:

— Allah'ın asıl evi, insanın kalbidir. Sen kendi yaptığın bir yapıya içkiyi koymak istemiyorsun da nasıl Allah'ın (C.C.) yapısı olan kalbe o haram şeyi koyabiliyorsun? buyurunca Yıldırım Han hatasını anlayarak bir daha içki sofrası hazırlatmadı, içki de içmedi.

Yıldırım Beyazıd'ın yaptırdığı cami Bursa'daki Ulu Camidir.

* * *

10/6/2006

İMAM-I AZAM'IN BABASI VE ELMA

 

Mezhep imamımız îmam-ı A'zam hazretlerinin babası Numan bin sabit hazretleri gençliğinde bir gün ark kenarında abdest alıyordu. Tam abdest almaya başlayacağı zaman ark sularına kapılıp gelen bir elma gördü. Elmayı nereden geldiğini ve haram veya helal olup olmadığını düşünmeden bir defa ısırdı. Hikmeti ilahi o ana kadar elmanın ne olduğunu düşünmeyen Numan, hemen hata ettiğini ve mutlaka elmanın sahibini bulup helal ettirmesini lazım geldiğini düşündü. Abdestini alıp namazını eda ettikten sonra suyun- geldiği tarafa doğru gitmeye başladı. Elma elinde olduğu halde araya araya elmanın düştüğü bahçeyi ve sahibini buldu.

Bahçenin sahibine meseleyi anlatıp elmayı, yanlışlıkla ısırdığını ve hakkını helal etmesini istedi, İmam-ı Azam hazretlerinin babasının bu hareketi, elma sahibinin dikkatini çekmişti; Hakkını helal edemeyeceğini, hakkını helal etmesi için bazı şartları olduğunu söyledi. Nu'man hazretleri ne isterse yapacağını, yeter ki hakkını helâl etmesini isteyip şartının ne olduğunu sordu. Elma sahibi de, hakkını helal etmesi için iki sene bahçesinde çalışması lazım geldiğine ve kendisine iki yıl hizmet etmesinin şart olduğunu söyleyince, Nu'man hazretleri çaresiz kalmıştı; ahirette ceza çekmektense bu dünyada bir şahsa iki sene hizmet etmek daha iyidir diye düşündü ve şartlarını kabul ettiğini söyledi.

Nu'man hazretleri, bir elmayı yanlışlıkla ısırdığı için elmanın sahibine iki sene hizmet etmiş ve adamın işinde canla-başla çalışmıştı, iki sene dolduktan sonra adama; zamanın dolduğunu ve artık hakkını helâl etmesini istediğini söyleyince, adam, «yine helal etmiyorum, benim bir kızım var onunla evlenirsen ancak o zaman helal ederim» dedi.

Hazreti Nu'man :

«Olur» dedi. Adam yalnız kızının kusurlu olduğunu, elinin çolak, gözünün kör, ayağının topal, başının kel, kulağının sağır ve ahlas olduğunu söyleyip, iyi düşünmesini ve sonra pişman olmamasını söyledi. Hazreti Nu'man yine düşündü taşındı «ahirette ceza çekmekten iyidir» deyip kızla evlenmeyi de kabul etti...

Adam hazreti Nu'man'a vermek için kızının büyümesini beklemişti... Düğün yapıldı, nikâh kıyıldı, zifaf gecesi hazreti Nu'man'a gelinin olduğu odayı gösterdiler. Nu'man hazretleri içeriye girip içerde kendisine söylenen evsafta bir kızın bulunmadığını görünce bir yalnışlık olduğunu zannederek hemen dışarı fırladı ve durumu öradakilere anlattı. Çünkü içerde kayın pederin söylediğinin aksine her a'zası yerinde genç ve güzel bir kız kendisini karşılamıştı.

Kayınpederi bir yanlışlık olmadığını söyleyerek meseleyi şöyle anlattı:

«Benim kızım kördür, daha harama bakmamıştır. Sağırdır haram dinlememiştir. Topaldır gayri meşru yolda yürümemiştir. v.s.» diye sayıp, «senin hanımın o içerde bekleyendir Allah mes'ut etsin» dedi.

Daha sonra seneler geçip bu evlilikten İmam-ı A'zam dünyaya geldi. Annesi İmam-ı A'zam'ı hocaya okuması için teslim etmişti, İmam-ı A'zam unvanına kavuşan o zaman henüz üç yaşında bulunan Sabit üç günde Kur'an-ı Kerîm'i hatmettiği zaman annesi:

— «Ah oğlum baban o elmayı ısırmasa idi sen bir günde hatmedecektin» buyurdu.

* * *

« Önceki ::